Merhaba Sevgili Okur,

BBOM’la ilgili bilgi edinmek için ilk yaptığım şeylerden birisi kooperatif üyelerine bakmak ve varsa yazılarını okumaktı. Bu beni oldukça motive etti. O yüzden bu yazıyı mümkün olduğunca detaylı; ama baymadan yazmaya çalışacağım.

Ben Dokuz Eylül Üniversitesi’nde doktorasını yapmakta olan bir araştırma görevlisiyim. 7 yıllık evliyim ve 2 yaşında bir oğlum var. Benim eğitim merakım oğlumla başlamadı açıkçası. Çocukları hep sevdim, onlara hayranlık besledim; onlar için yapılabilecek ya da yapılması gereken şeyler hep zihnimde, kalbimde dönen bir soruydu; düşlerimde çoşku, gerçekte burukluktu.

Bir gün, eşimle gittiğimiz kafeden çıkarken, tam ayaküstü veda halindeyken “Başka bir Okul Mümkün” toplantısı gibi bir şey duydum, ne olduysa oldu, afalladım. Dayanamadım sordum: “O nedir?”, kısaca bir bilgi aldım. Vedalaştık, ayrıldık. Yolda içim içimi yiyor. Tanışmak istiyorum, nedir ne değildir öğrenmek istiyorum. Eşimle biraz konuştuk ve çok zeki (!) olduğumuz için hemen karar verdik: Bu kesin böyle çok uçları barındıran, müfredatla alakası olmayan, amatörce bir şeydir; çocuğu mutlu edelim derken “yalnızlaştırmayalım”. Güzel tespitti, yerindeydi (!). Kendi hayallerimiz ve umutlarımız, kendi çocukluğumuz sırasında bir şekilde öğrendiğimiz, büyüyünce pekiştirdiğimiz “öğrenilmiş çaresizliğimizle” sönüvermişti. Zaten Kaan daha küçüktü. Kreş, okul vs. bunlar için araştıracak daha çook vaktimiz vardı. Öyle kaldı. Sonra kreş dönemi yaklaştı, erken kayıtlar başladı, biz yine şaha kalktık. Sonra yine karar verdik, Kaan kreşe 3 yaşında başlayacak. Ama bu kararı alana kadar... oku babam oku, konuş, sor, çocuğu izle... “yok, bu çocuk hazır değil”, “aslında başlasa iyi olur, paylaşmayı öğrenir”, “ama daha tuvalet eğitimi var”, “vay efendim şöyle olur”, “yok efendim, böyle olur”... sonra kreşler… off offf... Aman Allahım.. Bu nasıl bir sektör!! İşin içine girdikçe kaygılarım artıyor... Görüyorum, kurum süsleri maske gibi örtüyor bir şeyleri, tekdüze olanlar içime sinmiyor... Öyle çok yerle falan görüşmüşlüğüm de yok bu arada, tespitlerim bilmem ne zamandır yaptığım istemsiz gözlemlerim ve ah o içime oturunca gitmeyen hislerim. Yok yok bir şeyler ters gidiyor… Sonra internette bakınırken bir kendime geldim ki sürekli BBOM’u inceliyorum ve yüzümde bir tebessüm, içimde bir heyecan. Ve gerisi çok hızlı gelişti.

Şimdiye kadar gördüm ki çocuk “kısacık anlar” içinde öğreniyor: belki ona dokunduğumuz bir anda ağzımızdan çıkan kelimeyi hatırlıyor; belki tek başınayken, sadece odaklandığı, hareketsiz kaldığı o ilginç birkaç saniye içinde; belki de bizim anlamlandıramadığımız -onun bu sırada dünyayı kurtardığı- enerjik hallerinde bir sürü şeyi çözümlüyor. Algıları muazzam. Her şeyin farkında olup istediği şeyi almak ciddi bir yetenek. Köreltmemek lazım. Hiç birimizin çocuğu özel değil, hepsi aynı, hepsi çocuk... Sadece farklılar. Bunu ne kadar kabul edip içimize sindirirsek, o kadar güzel “biz” oluruz. Bunu ne kadar yaşar ve çocuklarımıza yaşatırsak işte asıl o zaman gerçekten insan oluruz. İnanıyorum ki karıncayı bile incitmemek için özen gösteren, çiçeği dalında koklayan, bir tohumun filizlenmesini gün be gün izleyen, kedilere sarılan, böceklerden korkmayan, toprağa yalınayak basabilen, düşmekten/kirlenmekten korkmayan çocuklar bu evrenin kendilerinin etrafında dönmediğini er geç anlayacaktır. Ve o zaman gerçek saygıyı, sevgiyi, özveriyi ve daha birçok şeyi kendi mutluluğu için yaşayacak, sonra yaşatacaktır. İnanıyorum ki kimse mutlu olmadan kimseyi mutlu edemez ve kimse kendini sevmeden hiç kimseyi sevemez. Ve biliyorum ki bu tutku bir başladı mı bir daha sönmez; dönem dönem azalabilir; ama tükenmez.

Bir de “akademik başarı” denen kavram var, günümüzün en acı oyunlarından bence. Konu eğitim olunca, hemen bu sorgulanıyor tabii. Bu sadece bizim ülkemize özgü bir şey de değil- tamam biraz bu oran yüksek; ama dünya genelinde bu konuda suistimal var bence. “Mükemmel eğitim, mükemmel insan yetiştirir.” gibi bir algı var. Ben pek katılmıyorum açıkçası. Öğrencilik hayatımın son basamağındayım ve artık şuna karar verdim: çocukluk çağında, özellikle erken çocuklukta “başarı” sözcüğünün çok tehlikeli bir kavram olduğunu düşünüyorum. Daha ne istediğini yeni keşfe çıkmış ufacık gönüllerin bu tarz kavramlar altında ezilmemesi, etiketlenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bence bu noktada kullanılabilecek en güzel kelime “akademik heyecan”; öğrenme aşkı… Mümkün olduğunca körüklenmeli, cesaretlendirilmeli… En sonunda da kendi hayatlarına bizler değil, onlar karar vermeli. Aldığı eğitimle değil, mutluluğuyla ölçülmeli başarısı. Ve bu değerlendirme sadece kendi tarafından yapılmalı. Önünde yeterince uzun ve yıpratıcı bir akademik yol olacak. O en başta öğrenmeli, özümsemeli; ne ekerse, onu biçeceğini… Coşkuyla almalı o sorumluluğu, kendi hayatını kendi kurmalı ve sonuçlarını kendi taşımalı.

Özetlemeye çalışırsam; BBOM benim için öyle gelir geçer bir şey değil. BBOM benim için gözleri ışıl ışıl, içi içine sığmayan o minik yavrucakları hayata ısındırma; kendini, doğayı, evreni ve onun içerdiklerini keşfettirme kıvılcımı… Bizim için –anne, baba, eğitimci, gönüllü bu çatı altında bulunmak isteyen her kim ise; kendini, doğayı, evreni ve onun içerdiklerini gözden geçirme, temize çekme süreci… Bu iş gönül işi, bu çaba ömürlük bir çaba. İnanıyorum ki hiç bitmeyecek.

Evet, yazımın sonuna kadar geldiyseniz ne mutlu J Somut bir sonuca ulaşmanın hedeflendiği bu yolda “İnanmak, düşünmek” gibi soyut kavramları ne kadar sık kullandığımın farkındayım. Çünkü sadece duygularımı yazdım. Maksat niyetler anlaşılsın ve yola çıkılsın; gerisi zaten gelecektir.

İçten Sevgilerimle,

Zeynep

Paylaş:
Zeynep Arık Büçkün, DEÜ Araştırma Görevlisi